Site Rengi

Şu Acayip Işık ve Renk Özet

Şu Acayip Işık ve Renk Özet

Şu Acayip Işık ve Renk Özet
03.05.2022
129
A+
A-

Şu Acayip Işık ve Renk Özet

Şu Acayip Işık ve Renk Sunuş

Acayip Şeyler Dizisi’nin ilk kitabı Şu Acayip Hayvanlar, 2008 yılının Kasım ayında çıkmıştı.

Aradan beş yıl geçti. Yine bir Kasım ayında, yine gecenin oldukça ilerlemiş bir saatinde, dizimizin on üçüncü kitabı olan Şu Acayip Işık ve Renk’in son cümlelerini tamamladım…

Hemen her kitaptan sonra aynı şeyi söylüyorum ama bu sefer, gerçekten çok acayip bir kitap oldu. Açıkcası ışığı yazmanın bu kadar zor olacağını hiç tahmin edemezdim…

Evet zor oldu ama bana göre son derece keyifli oldu. Umarım sizler de okurken keyif alacaksınız. Tabii keyif alırken bir yandan da, acayip hem de çok acayip şeyler öğreneceksiniz…

Şu Acayip Beş Duyu’da görüşmek üzere hoşçakalın! Tabii araya sürüngenler girmezse..!

Şu Acayip Işık ve Renk Hazırlayanlar ve Emeği Geçenler

Yayınevi : Uğurböceği Yayınları
Genel Yayın Yönetmeni: Ergün Ür
Yayınevi Editörü: Özkan Öze
Tashih: Emine Aydın
İç Düzen/Kapak: Zafer Yayınları
ISBN: 978-605-9723-33-6
Sertifika No: 14452
Sayfa Sayısı : 176
Çizer : Sevgi İÇİGEN
Yazar : Tarık USLU

Şu Acayip Işık ve Renk Yazar Hakkında

TARIK USLU: Gerçek adı Özkan Öze olan yazar, 1974 yılında Adapazarı’nda doğdu. Gittiği okullarda, okumak ve yazmaktan daha önemli bir Şey öğren(e)medi. Lise yıllarında Zafer Dergisi’nin yazı işlerinde çalışmaya başladı. Bir süre derginin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Daha sonra, Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayınları ve İlkgençlik Yayınları’ndan oluşan Zafer Yayın Grubu’nun editörlüğünü sürdürdü. Hem kendi ismiyle hem de, çocuklar için yazdığı popüler bilim kitaplarında kullandığı Tarık Uslu ismi ile pek çok kitabı yayınlandı.

Şu Acayip Işık ve Renk İçindekiler

  • Sunuş
  • Göz kamaştıran bir merak
  • Işığın aydınlık tarihi
  • “Dalga mı geçiyon, tanecik mi?”
  • On septilyonda bir ihtimal
  • Yola çıkan ışık
  • Menüde ışık var
  • “Işınla beni Scotty!”
  • E=mc2’nin C’si
  • Kazancakis’in kirazları
  • Beyaz ışığın yedi rengi
  • Pigment denen mucize

Şu Acayip Işık ve Renk Yorumları

Hem okumayı hem de bilimi feni sevdirmeyi başarmış bir kitap.
Fen bilgisine ilgisi olan çocuklara tavsiyedir.
Işık ve renklerin oluşumu, ilginç bir fen bilgisi konusu…
Fene ilgisi olanlar için harika, olmayanlar için ise ilgi uyandırıcı bir kitap.
9 yaşındaki oğlum severek hatta çok severek seriyi okuyoruz artık.
Bence güzel bir kitap. Tarık Uslu’nun diğer kitapları gibi… Tavsiye ederim. İyi okumalar…

Şu Acayip Işık ve Renk Kitap Özeti

Burada kitaptan sadece bazı başlıklara yer verilmiştir. Resimler kul hakkından dolayı eklenmemiştir. Sadece izin verilen ölçüde eklenmiştir. Kitabın tamamı çok güzel şeyler anlatmaktadır. Kitabı tamamen okumanız ve çocuklarınıza okutmanız tavsiye edilir.

Göz Kamaştıran Bir Merak

HAYATIM BOYUNCA pek çok şeyi merak ettim. Merak ettiğim pek çok şeyin cevabını da buldum. Meraklı biri olduğum ve merak ettiğim şeylerin peşinde ısrarla koştuğum için, genelde kârlı çıktım.

Fakat zaman zaman, başıma olmadık işler açtığım da oldu.

Mesela bir gün, pipetle çay içmenin nasıl bir şey olduğunu merak ettim ve ağzımın içinden ta midemin dibine kadar bütün sindirim sistemim haşlandı. Günlerce boğazımdan geçen her lokmadan sonra acı içinde kıvrandım…

Bu, hayatım boyunca yaptığım en budalaca işlerden biriydi ama en budalacası değildi.

En budalacasını size anlatmalı mıyım bilemiyorum.

Aslında anlatmasam benim için çok daha iyi olur. Ancak Şu Acayip Işık ve Renk için, kelimenin tam anlamı ile göz kamaştırıcı bir giriş olacağından eminim.

Göz kamaştırıcı! Evet kesinlikle göz kamaştırıcı…

Sanırım on yaşındaydım. Bir fotoğraf makinem vardı. Küçük dikdörtgen şeklinde basit bir aletti. İçinde çoğu zaman film bulunmazdı. Film pahalı bir şeydi. Ama bunu pek dert etmezdim.

Çünkü benim için o fotoğraf makinesinin en büyüleyici ve göz kamaştırıcı tarafı, patladıktan sonra cuviyyyyk diye tuhaf bir ses çıkaran flaşıydı.

Haftalarca elimde fotoğraf makinesi, akla hayala gelmeyen şeyler yaptım.

Havada uçan sineklerin, iri hamam böceklerinin ansızın karşısına çıkıp flaş patlattım.

Aynı şeyi bir kedinin burnunun dibinde yaptım.

– Mestan Mestan Mestan! Nerde bu hayvan?

– Mauvvvvv…

– Gülümse Mestan, gülümse! Cuviyyyyyk!

Geceleri herkes yattığında, ışıklar söndüğünde, karanlığın içinde usul usul yataktan kalkar ve çıt çıkarmadan çekmeceden fotoğraf makinemi alırdım.

Karanlık odanın içinde, makinenin pili bitene kadar flaş patlatır, o keskin ve hızlı ışığın karanlığı bir anda paramparça edişini, heyecanla seyrederdim.

Cuviyyyk! Cuviyyyyk! Cuviyyyyk!

Peki acaba, uyuyan birinin yüzüne flaş patlatsam uyanır mıydı?

– Cuviyyyyyyk

– Huy! Na’pıyosun, delirdin mi oğlum!?

Bu babaannem.

– Hiç! Deney yapıyorum, öğretmen istedi!

– Allah ıslah etsin, ödümü kopardın!

– Korkma korkma, bişey yok!

– Tövbe estağfirullah!

Günler, makinemin flaş patlağından nasibini alacak börtü böcek ve türlü hayvanattan kurban aramakla, geceler ise evin içinde cuviyyyk cuviyyyk flaş patlatmakla geçiyor; gündüzleyin kapımıza gelen komşu teyzeler, gece bizim evin içinde yanıp sönen parlak ışıklar gördüklerini, “iyi saatte olsunların” oturma odamızda fink attıklarını söylüyorlardı…

Benim küçük fotoğraf makinemin flaşını göz kamaştırıcı ışığının tadına bakmayan neredeyse kimse kalmamıştı ki, aklıma bambaşka bir soru daha düştü.

“Acaba şu flaşa gözümü dayasam ve öyle patlatsam ne olurdu?”

Aslında bunun çok da akıllıca bir fikir olmadığı benim de içime doğmuştu; fakat merak ah o merak!

Sevgili fotoğraf makinemin flaşını gözüme dayadım ve korkuyla karışık bir heyecanla düğmeye bastım: Cuviyyyyyk!

İşte hayatımda yaptığım budalaca şeylerin en budalaca olanı, budalalıklar listemin üst sıralarına, sol gözümün içinde çakan şimşekler ve patlayan havai fişeklerle, böylece oturmuş oldu…

Sol gözüm günlerce doğru düzgün göremedi. Baktığım her yerde minik minik yıldızlar uçuşuyor, gözümü kör ettim diye üzüntüden ne fotoğraf makinası ile, ne de başka bir şey ile oynamak içimden geliyordu…

O korkunç ışık patlaması, gözbebeğimi neredeyse delip geçmiş ve yüksek ışıkta kısılıp küçüldüğünü, karanlıkta ise irileştiğini kendi kendime keşfettiğim gözbebeğim, maruz kaldığı bu saçma sapan muameleden öyle bir tırsmıştı ki, toplu iğne başı kadar büzüşüp, bi daha da eski haline gelmemecesine içine kapanmıştı sanki…

Neyse ki, korktuğum şey başıma gelmedi. Gözüm bir süre sonra eski haline döndü.

Ama benim ışığa ve ışığın karanlığı aydınlığa dönüştürmesine karşı duyduğum aşırı merak, tutkulu sevgi ve tükenmez ihtiyaç hiç azalmadı.

Bazen, pırıltılı bir bahar sabahı penceremden süzülüp gelen tatlı sabah ışıklarına hayran hayran baktım…

Bazen, taze yaprakların ta en ucundan ha düştüm ha düşeceğim toprağa diye sevinçten titreyen minicik damlacıklardaki ışıltıya dikkat kesildim…

Bazen, geceleri yakışıklı zeytin ağaçlarının gümüş gümüş yanan yapraklı dalları arasından “Merhaba efendim, hayırlı geceler dilerim” diye sesleniveriyormuş gibi gülümseyen Ay’a takıldı gözlerim…

Bazen, saçılmış inci taneleri gibi yanıp sönen yıldızları hayran hayran seyrettim…

Bazen, yağmurlu bir günün ortasında kocaman gri bulutların arasından sıyrılıp, yeryüzüne doğru merdiven gibi uzanan güneşe karşı kollarımı açarak dikildim…

Bazen, kavurucu ağustos güneşi altında, asmalı kameriyelerin serin gölgeliklerine yol bu-lup sızan, göz alıcı beyaz ışık beneklerini tek tek saydım…

Işık benim için görünmez mürekkeple yazılmış gizli ve sırlı yazıları görünür kılan efsunlu karışımlar gibi büyüleyici bir şey oldu hep…

Yerlerin ve göklerin bütün güzellikleri, ancak ışığın aydınlatması ile görünür oluyor; gözlerim, çiçek açmış badem ağaçlarını, o çok sevdiğim erguvanları, ancak bu şekilde görebiliyordu…

Hayatım boyunca ışığın peşinden gitmeli ve dünyamı karanlıklardan aydınlıklara çıkaran Allah’a, aklımdaki bütün soruları, kalbimdeki bütün hüzünleri ve geleceğimi sonsuza kadar aydınlatacak kadar çok ışık için dua etmeliydim..

Işığın Aydınlık Tarihi

MİLATTAN ÖNCE 500’lü yıllardı. Krotonlu Alkmeon filozoflukla, hekimlikle, ek iş olarak da baytarlıkla yani çok affedersiniz hayvan doktorluğu ile evini ocağını geçindiren bir adamdı.

Bir sabah civardaki köylerden ucuza hayvan kapatan bir cambaz, karnı davul gibi şişmiş bir öküzü bunun kapısına çeke sürükleye getirdi.

  • Alkmeyon! Alkmeyon! Ayvanım üşür yeti be ya! Abe ülsün ama pazara kadar dayansın. Satayım ondan sonra ülürse ülsün!
  • Panik yapma! No’ldu anlat hele!
  • Ne bilem ne oldu be ya! Aşaaki küyden aldım ben bunu.

Adamın bankaya boycu varımış . Yetirememiş mangırcıkları. Demi bu ayvanı sağıyım da üle tireyim paracıkları vereyim.

  • Eeee… Üzüntüden mi şişti bu hayvan şimdi!
  • Oni bilmam. Ben kapattım ucuza. Ama Ta aşaaki küyden bura gelene kaşlar davul gibi şişti. Korkarım patlayacak ayvancık!
  • Hımmm.. Gazı var bunun gazı!
  • E bi bakıve! Gazını mı alcan ne etcen. İndirive şunun havasını, bunu böyle kimsecikle almaz!
  • Acık öteye git bakayım sen!

Alkmeon, kulağını hayvanın karnına dayadı ve içeriden gelen sesleri dinledi.

  • Ouuuuv! Yanardağ gibi kükrüyo içerisi. Gazını almamız gerek bunun!
  • Gözünün yaanı yidiim al! Al da kurtar ayvanımı!

Alkmeon koşa koşa muayenehanesine kadar gitti ve geriye Termofil Muharebesi’nden kalma, mızrağa benzeyen iri bir şiş ile geldi!

  • Şimdi bu şişi hastanın karnına batıracam. Böylece gaz dışarıya çıkacak hayvanda kurtulacak.

— Tübe tübe!

  • E bırakalım ölsün o vakit. Baksana şunun karnına nası şişmiş davul gibi. Batıracaz şişi, indirecez şimdi!
  • Ben anlamadım hiç bu işi
  • Hadi başlıyoz hadi! Fıssss diye bi ses çıkacak sakın korkma!
  • Korkmam, be yauv ne korkacam!

-Bir.. İki.. Üç.. Hıh!

  • Olmadı be ya!
  • Derisi kalın bunun derisi, ondan olmadı!
  • E ayvan üküzdür be ya!

Alkmeon elindeki sivri Şişi olanca gücüyle hayvanın karnına bir kez daha batırdı ama içerideki gazı fıssssss diye dışarıya çıkaracak bir delik açamadı.

Bir kez daha denedi, yine olmadı.

Son bir kez daha denemeye kalktığında ise, canı iyiden iyiye yanmaya başlayan öküz, ön ayaklarının üzerine kalkıp, güçlü arka bacakları ile Alkmeon’un suratına öyle bir çifte yapıştırdı ki, zavallı filozof metrelerce öteye savruldu. Ancak işin iyi tarafı, bu çifte atma sırasında hayvan, içindeki bütün gazı doğal yollardan büyük bir gürültü ile koyverdi. Fakat pek fena koyverdi

  • Pööööhgh! Ne koktu be ya. Ama raatladı ayvan!

Hayvan rahatlamıştı ama Alkmeon henüz kendine gelememişti. Bir süre daha da gelecek gibi görünmüyordu. Yerde upuzun yatıyor ve ancak dibine kadar gidenlerin duyabileceği bir takım tuhaf iniltiler çıkarabiliyordu.

Cambaz ise, “ayvanının” rahatlamış olmasından son derece memnundu.

  • Ayvan gazını çıkardı Alkmeyon. Ama kendiliğinden çıkardı! Sana mangır yok! Adi, bana eyvala! Akşıma halı sahada maçım va, satayım bu tosuncuğu da gideyim maça!

Krotonlu Alkmeon, güneş batana kadar yattığı yerden kalkamadı ve acılar içinde inleyip durdu.

Fakat bütün filozoflar gibi o da, olmadık zamanlarda olmadık şeyleri keşfeden bir kimseydi ve yediği çiftenin tesiri ile gerçek anlamda bir aydınlanma çağına girmişti.

Yattığı yerden hışlaya hışlaya gülmeye ve “Buldum! Buldum anasını satayım buldum!” demeye başladı.

“Gözler” dedi. “Kesinlikle ateşten yapılmış olmalı. Çünkü birisi çarptığında içinden ateş fışkırmakta! İşte biz bu yüzden görüyoruz. Gözümüzü açtığımızda gözümüzden etrafa ışıklı bir ateş saçılıyor ve bu ışıklı ateş, etrafta ne var ne yok her şeyi aydınlatıyor! Cisimlerden yansıyan bu göz ışığı, ortalığı aydınlatıyor!”

Milattan 500 yıl kadar önce yaşayan Krontolu Alkmeon, daha sonraları “Göz Işını Kuramı” adı verilecek bu teori ile, kendince ışık ve görme arasındaki bağı çözmüş oldu hesapta…

Siz Başından beri bu öyküyü nasıl ışığa bağlayacağımı merak edip duruyordunuz değil mi?

İster inanın ister inanmayın pek çok filozof ısığa ve görmeye dair bu tuhaf fikirle, İslâm aleminin en ünlü bilim adamlarından biri olan muhteşem İbnü’l-Heysem’in açıklamalarına kadar idare etmek zorunda kaldı…

Eski Yunan filozoflarının tamamı, bu Göz Işını Kuramı’na inanıyor değildi. Alkmeon’dan önce Leukippos ve onun öğrencisi Demokritus’a göre Şu Acayip Atom kitabını okuyanlar hemen hatırlayacaklardır onu görmek de tıpkı dokunmak gibi bir duyuydu. Ve cisimlerden yayılan atomlar, yayıla yayıla göze kadar geliyor, gözler de böylece görüyordu. Yani ışığın kaynağı çevremizdeki Şeyler, yani her Şeydi!

Işık ve görme konusuna açıklık getirmeye çalışan bu teoriye de, “Nesne Işını Kuramı” adı verildi.

Alkmeon’dan kısa bir süre önce ortalıklarda ahkam kesen Empedokles adındaki bir başka filozof, bu konu üzerinde düşündü taşındı ve bütün nesnelerin, minnacık minnacık gözenekleri olduğunu ışığın bu gözeneklerden çıkıp gözümüze kadar girdiğini böylece görme olayının gerçekleştiğini söyledi…

İlerleyen zaman içinde bu parlak fikirlerin ışığı altında konuyu değerlendiren Platon ise, hem gözden, hem de Şeylerden ışık çıktığını ve bu iki ışığın birbirine karışmasından “Görüş Akıntısı” adı verilen bir ışık doğduğunu, görmenin de işte bu sekilde meydana geldiğini söyledi…

Yine aynı dönemlerde görme ve ışık konusuna kafa patlatan filozoflardan Galenos, gözden bir ışık ya da ruh gibi bir Şey çıktığını kabul etmekle beraber, görmek için havaya da ihtiyaç olduğuna dair bir takım iddialarda bulundu…

Platon’un öğrencisi Aristotales ise görmek için görülecek bir Şeylere, yani bir ortama ve ışığa ihtiyaç olduğunun üzerinde çok durdu. Ama bununla da kalmayıp, ışığın neyin nesi olduğuna dair de çok kafa patlattı. Ve günümüze kadar gelen ama hâlâ daha tam olarak çözülemeyen “Peki ama ışık aslında nedir?” adındaki o gizemli bilmeceyi çözmek uğruna beyin nöronlarını yedi bitirdi…

İlerleyen yıllarda kafası Matematiğe, özellikle de Geometriye çok çalışan İskenderiyeli Euklides (Öklit) de bu ışık ve görme konularına eğilmekten kendini alamadı.

Euklides, kendinden önceki filozofların ortaya attıkları fikirler üzerinden bir takım yorumlarda bulundu. O da görmek için gözden ışınlar çıktığını kabul edenlerdendi. İşi biraz daha ileri götürüp, bu ışınların doğrular şeklinde yayıldığını söyledi. Işık elbette X-Man’deki, Cyelops gibi gözlerimizden çıkmıyordu ama doğrusal olarak yayıldığı söylenebilirdi…

Euklides, ışığın ne olup olmadığından çok, ışınların açılarını falan hesaplamayla uğraştı. Bu sırada, belki farkında değildi ama hem Geometrinin, hem de Optik biliminin temellerini atmaktaydı…

Euklides’in izlerini takip edip onun fikirlerini birkaç adım ötelere taşıyan Ptolemaios ya da bizim mahalledeki meşhur ismiyle Batlamyus da, ışık ve görme konularında bir takım Matematiksel hesaplamaları yaptı. “Optik” konusunda kendisinden sonra gelecek düşünür ve bilim adamlarına değerli fikirler verdi.

Ama yanlış ama doğru, ama saçma ama mantıklı bütün bu fikirlerin, kuramların, teorilerin en güzel tarafı da buydu zaten.. Kendilerinden sonra gelecek fikirler için ilham kaynağı olmak!

Aydınlık Ortaçağ!

Bize hep Ortaçağ’ın insanlık tarihi için karanlık bir dönem olduğu anlatıldı. O kadar ki Ortaçağ’ın bir adı da “Karanlık Çağ” idi. Bu doğrudur ama sadece Avrupa için…

Batı Roma İmparatorluğu’nun çatır çatır çöküp yıkılmasından sonra Avrupa’da yüzlerce yıl neredeyse hiç doğru düzgün bilimsel bir gelişme yaşanmadı. Bilimle uğraşan insanlar, itibar görmek Şöyle dursun, yakalanıp Şehir meydanlarında diri diri yakıldı, kazığa oturtuldu, kemik kırma makinelerinden geçirildi…

Fakat aynı dönemde, özellikle MS 7. yüzyılın sonlarına doğru, sınırları Çin’den, Kuzey Afrika’ya ve bugünkü İspanya’ya yani Endülüs’e kadar uzanan büyük İslam medeniyetinin toprakları, yeryüzü insanlık tarihinin görüp göreceği en aydınlık dönemi yaşamaktaydı.

Müslüman Şehirleri kütüphanelerle, üniversitelerle donatılmıştı. Her yerden yepyeni bilimsel keşiflerin ve hayatımızı kolaylaştıran yeni icatların haberleri geliyordu.

Avrupa’da kâbus görüp uykusundan korku içinde uyanan genç kızlar, “Cadı bunlar, hep cadı!” diye diri diri yakılırken, büyük İslam Medeniyeti, eski Yunan filozoflarının ve bilim adamlarının Yunanca kitaplarını harıl harıl Arapça’ya tercüme edip, bilim insanlarının hizmetine sunmakla meşguldü…

Elbette bu çılgın bilimsel gelişmeler arasında, ışığa, ışığın yapısına, Optik bilimine ve görmenin sırlarına dair pek çok konu da bulunmaktaydı. Sühreverdi, El-Kindi, Razi, Farabi, İbn Sina, İbn Rü d gibi büyük bilginler ışık, görme ve Optik konularına kafa yorup, eski Yunan düşünürlerinin bir noktaya kadar getirebildikleri bilgiyi geliştirip, daha ötelere taşıdılar.

Bütün bu Müslüman bilginler içinde ışık konusunda en göz kamaştırıcı işleri yapan en önemli isim, Ebü Ali el-Hasan İbn el- Hasan İbnü’l-Heysem’di.

Biz en iyisi, 965-1039 yılları arasında yaşamış bu muhteşem bilgine, kısaca İbnü’-Heysem diyelim.

İbnü’l-Heysem

Işığın ne olduğuna ve görmenin nasıl gerçekleştiğine kafayı takan İslam bilginlerinden bir kısmı eski Yunan filozoflarının bazıları gibi gözden bir ışık çıktığını düşünüyorlardı. Ancak bundan o kadar da emin değillerdi. “Gözden ışık mı çıkarmış, ne büyük saçmalık, görme eşyalardan yansıyan ışığın göze gelmesiyle meydana gelir” diyenlerin sayısı da az değildi.

Bugün bize çok çok tuhaf gelen bu tartışma İbnü’l-Heysem’in olaya el—daha doğrusu göz— koyması ile kökünden kesilmiş oldu.

Son derece hararetli bilimsel tartışmaların yapıldığı meclislerde İbnü’l-Heysem’i dinlemek gerçekten büyük bir keyif olmalıydı.

Aynaları inceledi, merceklerle deneyler yaptı. Küçük yazıları okumak için “büyüteç” icad etti.

O güne kadar genelde oturduğu yerden konuşan bilginlerin aksine İbnü’l-Heysem, düşüncelerini türlü deneylerle ispat etmek için çabalayan bir bilim adamıydı. Bu deneyler sonunda ışığın bir yerden bir yere en kısa yoldan gitmek gibi bir huyu olduğunu tespit etti.

Güneş ve Ay tutulmalarını inceledi, gökkuşağının nasıl ortaya çıktığına dair teoriler üretti. Gölgeler üzerinde yığınla hesaplamalar yaptı. Avrupalı bilim adamlarından 600 sene kadar önce, ışığın kırılması ve yansıması ile ilgili yasaları buldu çıkardı… Ve gide gide cep telefonlarımızdaki o miniminnacık kameralara kadar varan yolun ilk taşını, camara obscura’yı yani beytül müzlim’i yani karanlık odayı keşfederek, yine İbnü’l-Heysem koydu…

İbn el-Heysem’den sonra insanoğlunun ışıkla ilgili o güne kadar bilebildiği şeyler çok değişti. Ondan sonra öğreneceği Şeyler de, İbnü’l-Heysem’in attığı temeller üzerine çıkılarak elde edildi.

16. yüzyılın en önemli gökbilimcisi ve İstanbul Gözlemevi’nin kurucusu Takiyüddin’den tutun da, Ortaçağın karanlıklarından bi Şekilde yakasını kurtarmayı beceren Avrupa’nın en baba bilim adamlarını, Descartes’ı, Newton’u, Bacon’u, Leonardo’yu, Kepler’i ve daha pek çoklarını derinden etkiledi, hepsine üstad oldu…

Özellikle de, meşhur eseri Kitâbü’lMenâzır 1080 yılında Latinceye çevrilince, bu tesir katlana katlana arttı…

Bugün bilim tarihçilerinin “Descartes buldu!” , “İlk kez Newton ortaya çıkardı!” , “Kepler keşfetti, hem de tek başına!” “Herkesten önce Leonardo’nun aklına geldi!” diye ahkâm kestiği pek çok bilimsel keşif ve buluşun altında, dikkatle bakanların rahatlıkla görebileceği bir imza vardır: Büyük İslam bilgini İbnü’l-Heysem ya da İbnü’l Heysem ismini söylemeye dili dönmeyen Avrupalıların ona verdikleri isimle: Alhazen!

Dalga mı Tanecik mi?

Işığın ne olduğuna dair ta ilk çağlardan beri kafa patlatan yığınla düşünür ve bilim adamı, çeşitli teoriler öne sürmüş ve kendilerince farklı farklı açıklamalar getirmişlerse de, eninde sonunda iki farklı görüş diğer görüşleri geride bırakarak, kocaman bir soru işareti olarak bilim dünyasının ta orta yerinde durmuştu: Işık dalga mıydı, yoksa tanecik miydi?

Yani kabaca ifade edersek, bir mum yaktığımızda, bir kandil tutuşturduğumuzda, düğmeye bastığımızda ışık, kaynağından odamıza yayılan o aydınlatıcı Şey, dalga dalga mı yayılır, yoksa tanecikler halinde mi?

Bu soru, basit ve kolayca çözülebilir gibi dursa da, işin aslı hiç de öyle değildir.

Kendisinden sonra gelen bütün bilim adamlarını ve bilimsel fikirleri derinlemesine etkileyen Isaac Newton (1642-1727), ışığın taneciklerden meydana geldiğini düşünüyordu. Işık kaynağından çıkan çok küçük ağırlıksız esnek kürecikler, hem sabit bir hızla, hem de dosdoğru olarak ortalığa saçılıyor böylece ortalık aydınlanıyordu.

Newton’un zihnindeki kurmalı bir köstekli saat gibi tıkır mıkır işleyen “mekanik kâinat” modeline göre, tanecikli ışık fikri, daha akla yakın gibi duruyordu. Dalganın sağı solu belli olmazdı neticede! Aslında taneciklerin de sağı solu pek belli olmuyordu ama insanların bunu keşfetmeleri için üç-beş yüz yıl daha geçmesi gerekiyordu…

İlk sarkaçlı saati ve Satürn’ün halkalarını keşfeden (Bu da ne meraklı adammış böyle!) Christian Huyges (1629-1695), Işık Üzerine İnceleme ismindeki kitabında, ışığın çok hızlı hareket ettiği için, öyle tanecikli parçacıklı bir yapısının olamayacağını, olsa olsa dalgalardan meydana geldiğini dile getiriyordu.

Huyges’e göre, ışık kaynağından dalga dalga çıkar ve çarptığı yerlerden tekrar dalga dalga etrafa yayılırdı.

1801 yılında İngiliz fizikçi Thomas Young da, ışığın tıpkı ses gibi dalga dalga yayılan bir şey olduğundan neredeyse emindi. Bir takım deneyler yapan Young, ışığın tıpkı durgun suya parmağımızın ucuyla dokunduğumuzda halka halka dalgalanması gibi, dalgalana dalgalana yayıldığını, zamanın Şartlarına göre, ispat etti…

Elektromanyetik Dalgalar Diye Bir Şey

1800’lü yıllar elektriğin daha yeni yeni keşfedildiği zamanlardı. Kimse onun ne olduğunu tam olarak biliyor değildi (Aslına bakarsanız şimdi de öyle)

Araştırmacı karıştırmacılar elektriğin mıknatıslarla ilgili bir şey olduğunu hissediyor ama tam olarak bu ilişkiyi açıklayamıyordu.

Faraday 1821 yılında içinden elektrik geçen teller ile mıknatısların bi Şekilde birbirlerini etkilediğini farketti.

Faraday, elektrik ve manyetik alanlardaki titreşimlerin boşlukta nasıl yayıldığını çok merak ediyordu. Ömrü bunu öğrenmeye yetmedi adamın…

1867 yılında, acayip kafalı bir adam olan İskoç Matematikçi James Clerk Maxwell bir takım hesaplamalarla falan elektrik ve manyetik alanların birbiriyle ilgili olduğunu söyleyerek Faraday’ın merak ettiği Şeyi ortaya koydu. Elektromanyetik adı verilen enerji, titreye titreye ya da sudaki dalgalanmalar gibi dalgalar halinde ilerlemekte ve etrafını etkilemekteydi. Maxwel buna, ELEKTROMANYETİK IŞIMA adını verdi. Yetmedi bu ışımanın hızını hesap etti ve ışık hızında olduğunu buldu. İşte o zaman J. Clerk Maxwell adındaki bu zeki adamın beyninin orta yerinde bi şimşek çaktı.

“Neden ışık da, bir tür elektromanyetik dalga olmasın!”

Kabaca özetlersek, ışık enerji dalgalarından meydana gelmekteydi. Bu dalgalar, pek çok farklı boydaydı ve bunların tamamına ELEKTROMANYETİK TAYF adı verildi. Bu elektromanyetik tayf, değişik boylardaki enerji dalgalarından oluşmaktaydı ve ışığın türü mesela X ışını, Kızılötesi ışın, Mor ötesi ışın vs.. hep bu dalga boylarından kaynaklanan farklılıklardan ortaya çıkmaktaydı.

Kafanız mı karıştı? Karışır! Söz konusu olan ışığın yapısı ise emin olun herkesin kafası karışır, Albert Einstein’ın bile!

Sis sakın panik yapmayın, benim de elimi ayağımı birbirine dolaştırmayın gözünüzü seveyim. Konu zaten hassas ve çok karışık; üstelik giderek daha da karışık bir hâl alacak, sonradan, söylemedi demeyin!

Isığın farklı boylardaki elektromanyetik enerji dalgalarından meydana geldiğini kabül etmek bile onun gerçekte ne olduğunu anlamaya yetmemekteydi.

Denizin dalgaları su damlacıklarından, su damlacıkları su moleküllerinden, su molekülleri Hidrojen ve Oksijen atomlarından (H2O), Hidrojen ve Oksijen atomları ise u Acayip Atom kitabında uzun uzun anlatıp durduğumuz bir yığın atom altı parçacıktan, nötronlardan, protonlardan, elektronlardan falan oluşuyorsa, peki ışığı meydana getiren o elektromanyetik dalgalar neyden oluşuyordu?

Bunun cevabını bulmak insanoğlu için hiç de kolay olmadı aslına bakarsanız… Bu yüzden, 1900’lü yılların başında Max Planck diye bir adam, KUANTUM diye bir icad çıkardı ve işler iyice çığrından çıktı…

Planck, ışığın KUANTA ya da FOTON adı verilen parçacıklar halinde yayıldığını söyledi…

1905 yılında Albert Einstein bu Kuantum Teorisi’ni daha da geliştirdi. Işığın hem dalgalardan hem de parçacıklardan meydana gelebileceği anlaşıldı. Çünkü ışık bazen dalga gibi bazen de tanecik gibi davranan esrarengiz bir Şeydi. Peki şimdi ışık neydi? Dalga mıydı, tanecik miydi, dalgalı parçacık mıydı, yoksa parçacıklı dalga mıydı?

İşin aslı, kimse henüz bunu tam olarak biliyor değil; çünkü ışık onu gözlemlemeye kalktığınızda başka türlü davranıyor ve sadece Yaratıcısı’nın bildiği gerçek yapısını asla ele vermiyor.

Hem büyük bir düşünür hem de geçen asrın en büyük fizikçilerinden biri olan Niels Bohr, bu işten fena halde bunalmış olacak ki, “Işık Nedir?” sorusu üzerinde kafa patlatmanın hiçbir anlamı olmadığını söylemek zorunda kalmıştı.

“Ne yani?” bu kadar Şeyi okuduk ama ışığın ne olduğunu öğrenemeyecek miyiz? Bu, üç saat sabırla bir filmi seyretmek ama konuyu bi türlü anlayamamak gibi bir Şey!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Fakat Şunu bir düşünün maceralı bilim yolculuğuna çıkmasaydık eğer, Eski Yunan filozoflarından, İslam biliminin harika çocuğu İbnü’l Heysem’e, büyük Newton’dan, dahi Einstein’a kadar yüzlerce kafalı adamın kafasını meşgul eden “Işık nedir?” sorusunu, belki de hayatımız boyunca hiç sormayacaktık…

“Güneş sabahları doğar, düğmeye basınca lamba yanar, bunda Şaşılacak ne var?” diyerek geçecekti ömrü!

Sizi bilmem ama eğer ben, “Işık, ortalığı aydınlataaaan ve görmemizi sağlayan Şeye denir!” gibi bir cevapla yetinecek olsaydım, asla bir Tarık Uslu olamazdım…

Ve ışık dediğimiz bu olağanüstü Şeyi—artık her neyse—yaratıp, gecelerimizi gündüze, karanlıklarımızı aydınlığa çıkaran Allah’a Şükretmek de, aklımın ucundan bile geçmeyecekti…

-Bu, “sıkıyönetim komutanlığı’nın ne olduğunu bana şimdi hiç sormayın, ben de çok sonraları öğrendim; akıl alacak bir iş değil.!

On Septilyonda Bir İhtimal

EĞER gerçekleşme ihtimali 10 septilyonda bir (1025 ya da 10.000.000.000.000.000.000.000.000) olan mucizevi bir olaya şahit olmak istiyorsanız, yarın sabah yataktan biraz erkence kalkın; gün doğumundan önce balkona çıkın ve güneşin doğuşunu izleyin…

Şehirlerin, evlerin, sokakların, ağaçların, parkların, bahçelerdeki çiçek tarhlarının, kaldırımların ve hepsinin üzerinde, yepyeni bir güne başlayan mavi temiz gökyüzünün ağır ağır aydınlanmasını ve aydınlandıkça renklenmesini doyasıya seyredin…

Saşırdınız mı? Elbette şaşırmalısınız! Hayretten ağzınız bir karış açılmalı ve gözlerinizin tam önünde, her sabah ama her sabah gerçekleşen bu büyük mucizeden, neden şimdiye kadar haberdar olmadığınızı düşünmelisiniz…

Eğer bu dünya üzerinde yaşamış ya da halen yaşayan ve en az bir tane sağlıklı göze sahip olduğu halde, güneşin doğuşunu bir kez bile izlelyememiş birisi varsa, rahatlıkla onun dünyanın en talihsiz insanı olduğunu söyleyebilirim…

Çünkü dünya yaratıldığı ve güneşin etrafında döndürülmeye başlandığı günden beri her sabah yaşanan bu harikulade olay, öyle olması gerektiği için öyle olmuyor, 10 septilyon, yani 107 yani 10.000.000.000.000.000.000.000.000 farklı türdeki (dalga boyundaki) ışık içinden, sadece ama sadece gözlerimizin görebileceği ışık seçildiği için, yani öyle olması istendiği için öyle oluyor!

Gökyüzü bu yüzden mavi, güller bu yüzden kırmızı, papatyaların bu yüzden altından bir kalbi var ve serin gölgelikli vadilerinden şırıl şırıl derelerin aktığı ormanlar, bu yüzden yeşilin bilmem kaç tonu yapraklarla, çayır çimenlerle kaplı…

Kelebek kanatlarının ne kadar da süslü yaratıldığını biz bu yüzden görebiliyoruz, istiridye kabuklarındaki desenler bu yüzden çocuklar gibi neşelendiriyor bizi, bu yüzden tavus kuşlarının ihtişamlı kuyrukları gözlerimizi kamaştırıyor…

Görünmez yazıları görünür kılan sihirli, efsunlu bir karışım gibi, bizim için seçilmiş o çok çok özel ışık, bu yüzden yerlerin ve göklerin güzelliklerini gözlerimizin önüne açıveriyo,

İşte biz bu yüzden görüyoruz; görmeyi yaratan, gözü yaratan ve bize görebilen bir çift göz veren Rabbimiz, yarattığı 10 septilyon, yani 1025 , yani 10.000.000.000.000.000.000.000.000 farklı dalga boyundaki ışık türü içinden, sadece gözlerimizin görebileceğini seçtiği ve her sabah dünyamızın üzerine İlahi bir hediye olarak cömertçe bağışladığı için.

Görünen Işık : Devede Elektron

William Herschel (1738-1822) güneşin altında fazlaca kalan ve başına güneş geçen herkesin farkına varacağı bir Şeyi farketti; ısı ile ışık arasındaki ilişkiyi! Ama bütün o diğer pişmiş kellerden farklı olarak bir bilim adamına yakışacak şekilde olaya yaklaşarak bir takım deneyler yaptı. Güneş ışığını cam prizmadan geçirerek renklerine ayırdı.

Sırası ile MOR – MAVİ – YEŞİL – SARI – TURUNCU ve KIRMIZI renklerin her birinin göründüğü yeri termometre ile ölçtü ve en düşük ısıyı mor rengin üzerinde tesbit etti.

Kırmızı renkte ise en yüksek ısıyı kaydetti. Ama asıl şaşırtıcı olan, kırmızı renkten sonra, hiçbir rengin görünmediği yerde daha yüksek oranda ısı ölçümleri yapmış olmasıydı!

Peki ama bu da neyin nesiydi şimdi?

Bu Şu anlama geliyordu: Güneş ısığı kırmızıdan sonra da bazı renklere ayrılıyordu. Ama bizim gözlerimiz onları görmüyordu. Çünkü onlar, KIZILÖTESİ ışıklara ait renklerdi.

İşte çoğumuzun ne olduğunu bilmediği ama ismini mutlaka duyduğu KIZILÖTESİ IŞIK böyle keşfedildi! Herchel, kızılötesi ışığın gözümüze görünen ışıktan farklı bir tür ışık dalgası olduğunu düşündü…

www.ilginize.com

Kızılötesi ışıklar gözlerimizin göremediği bir ışık türüydü ama göremediğimiz ışık türleri kızılötesinden ibaret değildi, bi de MORÖTESİ ışık vardı…

Wilhelm Ritter adındaki bir başka araştırmacı (1776-1810), “kırmızıdan sonra kızılötesi var da mordan sonra MORÖTESİ neden olmasın” diye düşündü ve bir takım deneyler yaparak, “elektromanyetik tayf’ın öteki tarafında yani mor rengin bulunduğu tarafın da ötesinde, gözle görülmeyen bir takım ışıklar olduğunu keşfetti.

Aşağıdaki çok çok çok basit çizimde “görünen ışık” adı verilen bölge, ısığın bizim görebildiğimiz ve mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı renklere ayrılabilen bildiğimiz daha doğrusu gördüğümüz ışıktır. Kırmızıdan ötede kızılötesi, mordan ötede de morötesi ışıklar bulunur; gözlerimiz bunları asla göremez…

Fakat bu şekil sizi yanıltmasın, göremediğimiz ışık, kızılötesi ve morötesinden çok çok çok daha fazlasıdır…

Görebildiğimiz ışık, göremediğimiz ışığın yanında bırakın devede kulağı, devenin kulağındaki tüylerden birindeki hücrelerden birindeki, o moleküllerden birindeki atomlardan birindeki elektronlardan biri kadar bile değildir…

Kısa Dalga, Uzun Dalga

William Herchell’in görünen ışıktan başka kızılötesini keşfetmesinden bir süre sonra James Clerk Maxwell’in, ışığın elektromanyetik dalgalanmalardan oluştuğunu keşfettiğini daha önceki bölümde bahsetmiştik.

Her ışık kaynağı —bu güneş gibi bir yıldız da olabilir, Edison ampülü de—farklı dalga boylarında ışın yayar. Işınlar da dalga boylarının farklılıklarına göre sınıflandırılır.

Bazı dalga boyları çok uzundur, bazıları ise çok kısa…

Bilinen en uzun dalga boyu rekoru 2000 metre ile radyo dalgalarına aittir. En kısa dalgalar ise atom çekirdeği boyundaki dalgalarıyla uzayın derinliklerinden gelen kozmik ışınlara ve Gama ışınlarına âittir.

En uzun dalga ile en kısa dalga arasında 10 septilyon yani 10.000.000.000.000.000.000.000.000 kat fark vardır.

Kısaca kâinatta 10 septilyon farklı dalga boyuna sahip ışın vardır.

Bu bölümün başından beri her fırsatta tekrar ettiğim bu rakam yani on septilyon, yani 1025 yani, 10.000.000.000.000.000.000.000.000 güneşten dünyamıza hem görebileceğimiz hem de yeryüzündeki hayatın devamı için gerekli olan ışığın gelme ihtimalidir…

Azıcık Matematik bilgisi olan herkes, böyle bir ihtimalin 0 (sıfır) olduğunu, yani tesadüfen asla gerçekleşemeyeceğini bilir..?

Yola Çıkan Işık

BUNCA İHTİŞAMINA RAĞMEN, orta büyüklükte bir yıldızdır Güneş… Allah, kâinatın görebildiğimiz kadarında bile öyle büyük yıldızlar yaratmıştır ki, onların yanında hap kadar kalır…

Fakat Güneşi, kendisi gibi 200 milyar daha yıldızın bulunduğu Samanyolu Galaksisi’nin, belki de, bütün kâinatın en önemli, en güzel, en faydalı, en seçilmiş, en kıymetli yıldızı yapan bir özelliği vardır: O, bizim Güneşimizdir!

Mavi gökyüzümüze asılmış kıymetli bir lamba, ışıltılı bir avizedir…

Kâinatta bir tek onun ışığı altında kozasından demincek çıkan kelebekler kanatlarını kuruturlar.. Bir tek onun ışığı ile ağaç yaprakları fotosentez yapar, arılar yollarını bulur, papatyalar sıcak sarı kalplerini açar, elmalar kızarır, çocuklar parklarda neşeyle oyunlar oynar, serçeler ağaç dallarında türkülü şenlikler kurar ve sular tertemiz derelerde Şırıl şırıl akarken, ışıltılı mücevherler gibi yanar…

Güneş, büyüklüğü ile milyarlarca yıldızdan bir yıldız ise de, asla sıradan bir yıldız değildir…

O, bizim Güneşimizdir! Mavi gökyüzümüze asılmış kıymetli bir lamba, ışıltılı bir avizedir…

Ancak bu kıymetli lamba ve ışıltılı avizeye yakından baktığınızda, onunla yeryüzündeki hayat arasında en küçük bir bağ bile kuramazsınız…

Çünkü ilk bakışta göreceğiniz şey, eskilerin tabiri ile “bir kitle-i nariye-i azime”dir. Yani kocaman bir ateş topu!

Dış yüzeyi 6000 derece, merkezi ise 20 milyon derece sıcaklığında olan bu ateş topu, Dünya gibi dağlardan taşlardan, kıtalardan oluşmaz. O, Hidrojen ve Helyum’dan yaratılmış dev boyutlarda bir gaz kütlesidir.

Sürekli fokur fokur kaynayan, bir yandan da akıl almaz şiddette patlamalarla etrafa enerji saçan kızgın bir gaz topu!

Bu gaz topunun merkezinde her saniye 500 milyon ton Hidrojen, Helyum’a dönüşür.

Bu sırada 963 oranında bir kayıp olur. Bu kayıp, ısı ve ışık enerjisi olarak açığa çıkar.

İşte bu enerji, Güneş’ten savrulup, dalga dalga uzayın karanlıklarına doğru yayılır.

Her saniye insanoğlunun ilk yaktığı ateşten beri kullandığı ısı ve ışık enerjisinden daha fazlası Güneş’te üretilir.

Bu akıl almaz enerji kaynağından bizim mavi dünyamızın hissesine düşen ise sadece milyarda biridir.

Ve bu milyarda bir, yeryüzündeki hayatın sürüp gitmesine yeter…

Çünkü o “kitle-i nariye-i azime” , bütün korkunç görüntüsüne rağmen, tam olması gerektiği kıvamda, tam olması gerektiği yerde ve tam olması gerektiği büyüklükte yaratılmıştır…

Yola Çıkan Işık

Tıpkı galaksimizdeki öteki yıldızlar gibi güneşten yayılan enerji, elektromanyetik dalgalar halinde uzayın karanlıklarını yara yara dünyamıza kadar ulaşır.

Güneşten dünyamıza doğru yola çıkan bu ışığın kâinattaki bütün elektromanyetik dalgalar içinde çok çok çok küçük bir birimi oluşturduğunu bir önceki bölümde uzun uzun anlatmıştık. Biz Şimdi bu 1025te 1 birimlik dalgalara GÜNEŞ IŞIĞI adını verelim.

Güneş ışığının büyük bir kısmı GÖRÜLEBİLİR IŞIK’tır. Kalan kısmı ise MORÖTESİ ve KIZILÖTESİ ışınlardan meydana gelir.

Görülebilir ışıkla birlikte dünyamıza kadar gelen kızılötesi ışınlar, güneşin sıcaklığını yeryüzüne taşır.

Morötesi ışınlar ise belli bir oranda yeryüzüne iner. Bu oranın biraz daha fazla olması canlılar için son derece tehlikelidir. Daha az olması ise canlıların sağlığı açısından pek çok problemi beraberinde getirir… Yani morötesi ışınlara da ihtiyacımız vardır bizim ama çok az…

Peki bu hassas dengeler nasıl korunur ve üzerimize yağan ışığın kıvamı nasıl ayarlanır?

Mavi Kubbenin Sırları

Dünyayı çepeçevre kuşatan bu mavi gökkubbe, yani atmosfer tabakası sadece onu, Güneş Sistemi’ndeki öteki gezegenlerden daha güzel ve alımlı yapmakla kalmaz, yeryüzünde, kelebeklerden fillere, mantarlardan sekoya ağaçlarına kadar; tek hücreli, çok hücreli, omurgalı omurgasız, yumurtadan çıkan, annesinden doğan, uçan, yüzen koşan.. ne kadar canlı varsa, hepsinin rahatça yaşayabileceği güvenli bir yuva olmasını sağlar.

Şu Acayip Gökyüzü kitabında bunu konuşmuştuk hatırlarsanız. Burada konumuz ışık olduğu için atmosfer tabakasının bize nasıl bir faydası var onu bir hatırlayalım isterseniz.

O3

Nefes alıp verirken içimize çektiğimiz havadaki oksijen gazı, 2 oksijen atomundan oluşur ve O2 Şeklinde yazılır. Ozon tabakasına adını veren OZON gazı ise, 3 oksijenden oluşur ve O3 olarak yazılır. Bu tek atomluk fark, O2yi canlılar için vazgeçilmez bir hayat kaynağı yaparken, O3‘ü son derece zehirli bir gaz haline getirir.

Yeryüzünden 20-50 kilometre yukarıda, atmosferin en üst tabakaları arasına sıkıştırılmış bu 20 kilometre kalınlığındaki ozon gazı tabakası, nefes alıp vermek için yaratılmadığı apaçık ortada olduğuna göre, acaba tam olarak ne işe yaramaktadır?

Işın Savaşları

İşte o zehirli ozon gazı tabakası, Güneş’ten gelen ve adına MORÖTESİ ya da ULTRAVİOLE adı verilen ve ışınları yeryüzüne inmeye kalmadan tutar yakalar.

Ultraviole ışınlarının kısa ve uzun dalgalı olmak üzere iki türü vardır.

Kısa dalgalı ultraviole ışınlarına UV-B, uzun dalgalı olanına ise UV-Cadı verilir.

UV-B ışınları, ozon moleküllerini parçalar ve ozon gazını yer bitirir. Ama bu sırada, kendisi de zayıflar ve atmosfer tarafından emilerek yok edilir.

Peki, yukarıda işler böyle yürüyorsa, ozon tabakasının çoktaaaaaaaan tükenip gitmesi gerekmez miydi?

Gerekirdi elbette ama Güneş’ten gelen bir başka zararlı ışın olan UV-C, ozon ile birlikte oksijen moleküllerini de parçalar. Böylece ortaya taze ozon moleküllerinin (03) yapılmasında kullanılan Oksijen molekülleri (02) ve onlarla birleşmeye hazır Oksijen (0) atomları çıkar. Bu ortamda da bol miktarda yeni ozon gazı üretilir. Üstelik bu işler sırasında, UV-C ışınlarının zararları da yok edilir.

Yani bu ışın savaşında, ozon bir yandan tüketilir, bir yandan üretilir. Ve her iki durumda da zararlı Ultraviole ya da Morötesi ışınları yeryüzündeki hayata zarar vermeyecek kıvama getirilir. İşte, sistem diye ben buna derim!

Ozon gazının atmosferdeki oranı da son derece hassas bir şekilde ayarlanmıştır. Eğer şimdikinden daha az olsaydı, zararlı ışınları engelleyemeyecekti, bunu anladık. Peki daha fazla olsaydı ne olacaktı?

Ozon gazı şimdikinden daha fazla olsaydı, insan nesli, çarpık bacaklı, cılız kemikli, bodur boylu ve son derece sağlıksız olacaktı.

Çünkü bebeklerin ve çocukların özellikle kemik gelişimleri için güneşten gelen UV ışınlarının bir kısmına ihtiyacı vardır. Ama sadece bir kısmına, hepsine değil! Ve atmosferdeki ozon miktarı, işte o bir kısmını geçirip, kalanını geçirmeyecek ölçüde ayarlanmıştır!

Ekvator ve Kutuplar

Ozon tabakasının kalınlığı dünyanın her yerinde eşit miktarda değildir. Güneş ışınlarının dik olarak vurduğu Ekvator bölgesinde ince, kutuplarda ise kalındır!

Şaşırdınız değil mi? Yanlış yazdığımı falan düşündünüz! Ama hayır, ilk anda tam tersi olması gerekiyormuş gibi gelse de, doğrusu böyledir.

Ve bu gökyüzünün yaratılışındaki olağanüstü dengenin bir sonucudur.

Ekvatora dik gelen güneş ışınları sayesinde bu bölgede taze ozon üretimi çok fazladır. (Ozon gazının nasıl yeniden üretildiğini hatırlayın.) Bu bölgedeki tabaka ince de olsa, sürekli yenilendiği için aşağıda yaşayanlar için bir tehlike söz konusu olmaz.

Kutuplara ise güneş ışığı eğik olarak vurur. Bu yüzden daha az ozon üretilir. Ancak atmosferde sürekli esen rüzgarlar ve büyük hava akımları, Ekvator’da üretilen ozonu, kutup bölgelerine taşır. Yani kutuplar takviye edilir. Az ozon üretilir ama tabaka kalındır. Böylece müthiş denge korunmuş olur.

Tabii bu, kirletilmemiş bir atmosfer için geçerlidir.

Hadi Şimdi de yeryüzüne ulaşan ışığın, serin yeşil bir yaprağın üzerine düştüğü anda başlayan olağanüstü macerasına doğru yola çıkalım…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.